Klinik Psikolog
Dilan Er
Çalışma Alanlarım
Boş arama ile 10 sonuç bulundu
- Can Dostum (1997) Filmi Üzerine
1997 yapımı "Can Dostum" orijinal adıyla "Good Will Hunting" filmi Will Hunting karakteri etrafında şekilleniyor çoğunlukla. Will, 20'li yaşlarında kavgacı, hayata karşı öfkeli, alaycı ve her konuda bilgisi olan biri olarak çıkıyor izleyicinin karşısına ilk bakışta. Will'in öfkesi çocukluğundan kalma bir refleks gibidir bu oldukça anlaşılır çünkü çocukluğu istismar ile geçmiştir. Duygusunu henüz bilmeyen, anlamlandıramayan ve dile getiremeyen biri için öfke oldukça işlevseldir çünkü hiç bir duygu boşlukta salınmaz elbet bir formla çıkar ortaya. İstismara uğramış kişinin temelde acı, hüzün gibi depresif bir duyguda olmasını bekleyen bizler öfkeyi görmekteyiz. Üzüntü yerini öfkeye bırakır böylece özne kendini pasif bir konumdan daha etkin bir konumda gibi hissedecektir. Oysa öznenin temel duygusu yani üzüntü ortaya çıkmadıkça, öfke anlamsız, şekilsiz bir biçimde ifade bulacaktır her seferinde. Tıpkı Will'in olur olmadık her şeye öfkelenmesi gibi. Burada Will'in temel ve yaygın bir mekanizma olan bastırmayı kullandığını görebiliriz. Diğer bir yandan Will'in alaycı yanı da bir çeşit bastırmadır ve aynı zamanda inkar. Will, temel ve asıl duygusuyla kalmak ve ifade etmek yerine alaycı "umurumda değil" dilini kullanır çünkü bu çok daha konforludur. Bastırılan ve inkar edilen şey Will için değersizlik duygusu gibi duruyor daha çok. Değersizlik duygusu yerini her şeyi bilen, ukala ve alaycı tavra bırakır. İnkarın burada ki anlamı değersizlik duygusunun yıkıcılığından ve kırılganlığından. Değersizlik duygusuyla kalmak kişi için oldukça zorlayıcı bir durumdur ve bu yüzden kişi çok başka ve hatta tam tersi bir duyguya kaptırır kendini. Fakat bunun bedeli, huzursuzluk, boşluk ve anlamsızlık olacaktır. Tıpkı Will'in deneyimi gibi. Büyük bir üniversitenin temzilik personeli olan Will, üniversitenin matematik Profesörü Gerald Lambeau'nun zorlu bir matematik sorusunu çözerek, "Matematik Dahisi" oluyor bir anda. O sıralar Will bir barda İtalyan bir kız ile tanışır ve numarasını alır. Aynı zamanda karıştığı bir kavgadan ötürü yargılanır ve bu yargılanma sonucu ceza alır. Bu Will'in tek suçu değildir, sicili oldukça karmaşık ve kabarıktır. Profesör Gerald, Will'in cezaevinden şartlı tahliyesini sağlar ama bir şartla matematik sorularını nasıl çözdüğünü anlatacaktır ve haftada iki kez bir terapistle görüşecektir. Will terapist fikrini oldukça komik bulur ve gittiği tüm terapistlerle alay edercesine sohbet eder ve terapistler onu bırakır. Gerald çareyi lise arkadaşı ve şimdilerde iyi bir terapist olan Sean'da arar. Sean'ın sahneye girişi ise oldukça ilginçtir. Sınıfta öğrencilerine "güvenin öneminden" bahsederken görürüz Sean'ı ilk olarak. Bu oldukça manidar bir giriştir çünkü Terapist Sean, Will'in hayata olan güvensizliğini kıran ve dönüştüren iyi nesne olacaktır zamanla. Bunu ilk olarak Sean ve Will bir göl kenarında oturmuş sohbet ederken sezebilmek mümkün. Sean zamanın geldiğini düşünerek Will'e şunları söyler: "Sen daha çocuksun, konuştuğun şeyler hakkında en ufak bir bilgin yok. Sen Boston'ın dışına hiç çıkmadın. Sana sanat hakkında bir şey sorsam bana her kitaptan özetler verebilirsin ama Sistina Kilisesindeki o kokuyu tarif edemezsin çünkü orada durup o güzel tavana hiç bakmadın, görmedin. Şahsen sana hiç değer vermiyorum neden dersen senden hiç bir şey öğrenemem birkaç berbat kitap okuyabilirim sayende ama kendinden söz etmediğin sürece senden bir şey öğrenemem. Kim olduğunu bildiğim vakit, işte o zaman senden etkilenirim. Bunu yapmak istemiyorsun çünkü söyleceklerimden korkuyorsun". Sean'ın bu sahnede ifade ettiğini psikanalizde önemli bir nokta olan hastanın kendinden bahsetmesi üzerine düşünebiliriz. Hasta çoğu zaman kendinden bahseder gibidir fakat aslında kendinden kaçmakla meşguldür hele ki ilk zamanlar. Gerçek anlamda kendinden bahsetmek; kırılganlıklarından, en görünmez yanlarından bahsetmektir ve bu hasta için zorlayıcı bir durumdur. Sean'ın sahneye "güven" temalı konuyla çıkması bize şunu söyler ancak güven duygusu gelişirse hasta kendini açmayı deneyebilir. Bunu sürdürmek ise işin bir diğer kısmı ve en zor olanı. Bu sahne Will için oldukça etkileyici olur bunu sonraki seanslarda hiç konuşmamasından anlayabiliriz. Will seanslara gelir fakat tek kelime etmez. Oradadır çünkü ilk kez biri Will'i gerçekten görmüştür ve bu konuda isteklidir. Bu Will için güvenin ortaya çıktığının işaretidir fakat henüz tam olarak güvenmez Sean'e. Aynı zamanda Will'in sessizliğini direnç olarak da değerlendirmek mümkün. Sonra bir anda Will tanıştığı İtalyan kızdan bahseder ve şöyle der: "Bu kız mükemmel ve bunu yok etmek istemiyorum, böyle mükemmel kalsın benim için istiyorum. Bu yüzden onunla görüşmeyeceğim bir daha". Terapist Sean ise bu malzemeyi alır ve şöyle değerlendirir: "Belki şu an sende mükemmelsin ve bunu yok etmek istemiyorsun ama böyle yaparsan kimseyi tanıyamazsın" der. Buradaki kimse belki de Will'in kendi iç dünyası olarak da düşünelebilir. Will'in çocukluğu o denli berbattır ki, yetişkinlikte bir şeylerin mükemmelde kalmasına çok ihtiyacı vardır ve bunu da bir kişiyle tanışıp, ileriye gitmeden yani onu deneyimlemeden başarır. Çünkü her şey başlangıçta güzeldir az ya da çok. Yani Will ileride olacak olumsuzlukların önüne şu şekilde geçer, bir ilişkiyi başlatmak fakat deneyimlememek. Kimseyi gerçekten tanıyamamış ve gerçek bir ilişki kuramamış olmasından ötürü kendini de tanımaz. Çünkü özne ancak bir ötekiyle olan karşılaşması sayesinde kendini görür ve tanır. İlerleyen zamanlarda Sean Will'e çok önemli bir soru sorar "Ne yapmak istiyorsun" Bu sorunun derinliğini henüz anlayamayan Will geçiştirir. Çünkü Will henüz ne yapmak istediğini bilmez ve bunu keşfetmekten korkar. Sonlara doğru Sean Will ile olan görüşmesinde mahkemeye bir rapor hazırlayacağını söyler ve elinde Will'in sicil kaydı vardır. Sean Will'in istismarla dolu geçmişini öğrenmiştir artık ve Will'e "Bu senin suçun değil" der. Will ise "Biliyorum" diye karşılık verir. Sean bu cümleyi (Senin suçun değil) defalarca tekrarlar ve Will de her defasında aynı karşılığı verir (Biliyorum). En son Will Sean'ın kendisiyle alay ettiğini öfkeyle söyler fakat bu bir anlık öfke yerini sonunda hıçkırıklarla dolu ağlayışa bırakır. Bu son sahnede Terapist Sean'ın cümleyi tekrarlayışındaki ısrar çok önemlidir. Çünkü amaç terapistin sesinin hastada yankı bulmasını ve hastanın sesi özümsemesini sağlamaktır. Biliyoruz ki, terapistin sesi hasta için tanıdık bir sese dönüştüğü vakit süreç anlam bulacaktır. Son olarak Will'in öfkesinin dönüşümüne bakmak isterim. Sonlara doğru terapistine hep gülümser ve son seansta içten bir şekilde teşekkür eder. Öfke yerini şükrana bırakmıştır. Çünkü gerçek anlamda bir dönüşümden şükran duygusu olmadan bahsetmek mümkün değildir.
- Mümkün Ayrılıklar Üzerine
"Küsüp gidenler, terk edenler ve hiç gidemeyenlere..." Kökeni 'ayır' olan ayrılık kelimesinin hem deneyimsel karşılığı hem de psikanalitik anlamda ki karşılığı oldukça derin. "Bir bütünü iki parçaya bölmek, birbirinden ayırmak" tıpkı Zeus'un ilkel insan ırkını ikiye bölerek cezalandırdığı o hikayedeki gibi. Margaret Mahler'e göre ayrılık bir gereklilik. Ayrılma-Bireyselleşme olarak literatürde geçen bu kurama göre ayrılık doğum kadar eskiye dayanır insan için. Bebek anneyle ilk zamanlar simbiyotik bir birlik (unity) içindedir ve annenin varlığından, farklı bir varlık olduğundan bi haberdir. Bebeğe göre anne onun bir uzantısıdır ve bu şekilde kaynaşmış bir birlik içerisindedirler. Yaklaşık altıncı aya doğru bebek annenin farklı bir varlık olduğunu anlamaya başlar ve merak eder kim bu varlık? Annenin saçını çeker ve dokunur ona çünkü o başka biridir artık. Bu aşamaya Mahler farklılaşma diğer manada yumurtadan çıkma adını vermiştir. Muhakkak bu benzetmede yumurta kabuğunun içinde var olmanın, dışarda olandan uzak olmayla ilişkisi var. İlginçtir ki Freud Mahler'den önce buna benzer bir tanımlama yapmış bebeğin ilk zamanlarki 'birincil narsisizm' imgesine dair. Freud'a göre bu aşamada yani birincil narsisizm aşamasında bebek kabuğun içindeki yumurta gibidir. Kendinden başkasının farkında olmayan bir imge şeklinde tıpkı bebeğin simbiyotik birliğinde olduğu gibi. Zamanla annenin farklı bir varlık olduğunu deneyimleyen bebek bu sayede kendiliğinin de oluşmasına zemin hazırlayan bir sürece girer. Çünkü 'sen' diye bir şey varsa 'ben' diye bir bağımsız var demektir. Ayrılmayı kişinin bireyselleşmesi veya öznelleşmesi olarak ele alırsak; öznelleşemeyen bireyin kendi fikrinin eksikliği, tatminsizliği, boşluk hissiyle tekrarlayan döngüyü ifade etmek yerinde olacaktır. Bu kadar mühim bir sürecin aslında ne kadar zor da olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Ve her birimizin ayrılıklara verdiği tepkiler çok farklı. Kimisi ayrılmadan terk eder, kimisi terk edilen haline gelir, kimisi ise ayrılık hiç yaşanmamışcasına inkar eder. Peki neden gereklidir bu ayrılık? Cevap basit: kendiliğin oluşması yani 'ben' kavramının oluşması için. "Ben kırmızıyı çok severim, ben bu yemeği sevmedim". Ayrışmış bir kendilik muhakkak yalnızlığa da tahammül edebilecek, sessizliğe de ve en nihayetinde tekrarlayan ayrılıklara da. Ayrılık... Ayrılığa tahammül etmek ve en önemlisi ayrılmayı becerebilmek ümidiyle...
- Her Evin Bir Penceresi Vardır
Evin dışarıyla temas ettiği ilk yer penceresidir. İç dünyamızın da dış dünyayla temas ettiği ilk yer için bebekliğe gitmek gerekebilir. Bebek için dünya belirsiz, kaotik ama aynı zamanda doyurucu olabilen bir yerdir. Bize öğretilenin aksine yani bebeğin tüm sıkıntılardan azade, huzurlu bir süreç geçirmediğini; çelişkiler, çatışmalar ve kaygıyla geçirdiğini psikanaliz sayesinde anladık. Bebek her an doyum arayan, kaygısının ve sıkıntısının anında yatıştırılmasını bekleyen ve bu olmayınca muazzam bir kaygıya ve iç sıkıntısına kapılan bir varlıktır. Bu süreçte bebek, ilksel nesneyi yani anneyi -memeyi- deyim yerindeyse bir kalıba koymaya çalışır, iyi anne-kötü anne diye. Çünkü bebek için dünyası, kendiliği ve nesneleri oldukça keskindir, ya iyi ya da kötü. Yeterince ve tekrarlı olarak sevgi, sıcaklık hisseden bebek bu keskin ayrımdan bir bütünselliğe doğru gider. Paranoid-şizoid konum ve depresif konumun bebeklik döneminde doğru bir şekilde ilerlemesi ve işlenmesi sayesinde gerçekleşen bu bütünselliğe daha yakından bakalım. Paranoid-şizoid konum, bebeğin yaşadığı her sıkıntıyı bir zulmedici etki olarak deneyimlemesi ve bununla birlikte henüz ben'in yeterince gelişmemesinden dolayı yaşadığı bu kaygıyla başa çıkmak için çeşitli şizoid savunmalara başvurması olarak tanımlanabilir. Bu savunmaların başında; bölme, yansıtma ve içe yansıtma gelir. Bölme ile anne ya iyi ya kötüdür, yansıtma ile kendiliğin tüm kötü yanları anneye yani memeye yansıtılır ve annenin iyi yanları ise içe yansıtılır. Zamanla depresif konuma evrilen bu süreç, bebeğin paranoid-şizoid konumda kullandığı savunmaların (özellikle kendiliğin kötü yanlarını anneye-memeye- yansıtılması) farkına vardığı bir süreçtir ve yansıttığı yıkıcı itkilerin anneye zarar verebilmiş olması yönünde bir duyguya kapılır. Bu duygu ile suçluluk hisleri artar ve bu sayede oldukça önemli bir çaba gelişir, bu zararı onarma çabası. Depresif konumun bir diğer ve en önemli sonucu -adından da anlaşılacağı üzere- suçluluk duygusunun yarattığı depresif hal. Bu süreç eğer bu şekilde ilerlerse ben güçlenir ve ruhsal süreç doğru bir şekilde işlenmiş olur. Ama, bu süreç kesintiye uğrarsa işte o zaman benlik kaygıyla baş edemediği için kişilik denilen ruhsal süreçlerin toplamı oldukça sıkıntılı bir hal alır. İşte bebeğin dünyayla bu ilk teması yani ilk penceresi annenin -memenin- yani ilksel nesnenin sayesinde gelişir. Bu süreç, yani ilksel nesnenin ne şekilde deneyimlendiği, ilerleyen süreçleri etkiler. Bebeklikte deneyimlenen ve nesnenin dolayısıyla dünyanın ve kendiliğin nasıl algılandığı, kişinin ilerleyen süreçlerinde tıpkıbasım misali, kurduğu ilişkilerde ve bu ilişkilerde kendini ve ötekini nasıl konumlandırdığı ile gösterir. Geçmiş bu kadar önemliyken bir yanımız büyük bir hayal kırıklığı hissedebilir çünkü kişi geçmişi, bitmiş bir şey olarak gördüğü için şimdi ne olacak sorusunu düşünebilir. İşte bu yüzden aslında geçmişin çok da biten ve son bulan bir şey gibi algılanmaması yönünde olan çabamız bizleri analize doğru ilerletmiştir. Bebeklikte ruhsal sürecin kesintiye uğraması hüsrana uğratabilir bizi ama şunu unutmamak gerekir ki, kesintiye uğrayan bu sürecin yeniden ve en baştan işlenmesi ve çalışılması adına analiz büyük bir duraktır. Ve bu ara durak bu yüzden uzun ve gelgitli bir süreçtir. İç dünyamızın dışarıyla temas ettiği ilk pencerenin, yani bebekliğin anlaşılabilmesi, geçmişin çok da geçmiş olmadığı ve analizin öneminin anlaşılabilmesi yönündeki çabamızın bitmemesi dileğiyle...
- Semptom Neden Önemlidir?
Semptomun psikolojideki karşılığını şöyle açıklayabiliriz: kişinin sıkıntısına dair bir belirti veya gösterendir ve çoğunlukla şikayet ile dile getirilir. Psikanaliz için semptom diğer yaklaşımlardan farklı olarak savaşılması gerekilen yani yok edilmesi gerekilen bir belirtiden ziyade araştırılması, anlaşılması ve dönüştürülmesi gerekilen bir gösterendir. Güncel yaklaşımlarda (genelde kişinin de talebi bu yönde olduğu için) semptom bir takım davranışçı yöntemlerle yok edilmeye çalışılır. Bu kısmen ve bir süreliğine işe yarayabilir fakat bu işe yararlılık kökten bir işe yararlılık değil, geçici bir rahatlama şeklinde tanımlanabilir. Çünkü semptom bize kişinin şikayetine dair hakikatı yani neden orataya çıktığını, ne işlevi olduğunu ve ne anlama geldiğini söyler. Ve çoğunlukla semptom tesadüfen veya rastlantısal bir biçimde ortaya çıkmaz. Örnek olarak; diyelim ki bir kişi ilişkilerini sürdürememe şikayetiyle terapiye geliyor. Davranışçı yöntemin buradaki amacı bu kişiye ilişkileri sürdürebilmesi için bir takım yöntemler sunmak, ödevler vermek ve yönlendirmek olacaktır. Psikanalitik kuram ise bunun tamamen karşısındadır çünkü semptom genel geçer değil bir öznellik içerisinde meydana gelir ve dolayısıyla öncelikli amaç bu öznelliği anlamak yani semptomun anlamı üzerine eğilmektir. Psikanalitik kuram ise bu yönde kişinin şikayetini şu kanallarla dinler: kişi neyden şikayetçi, neden bu sonuç, ne zaman ortaya çıktı vb. Bu terapiste oldukça zengin bir malzeme sunmakla birlikte terapistin kişiyi anlamasına büyük katkı sağlar. Psikanaliz neden kişiyi ve semptomu anlamaya çalışmak yerine doğrudan yapılacaklara geçmiyor, çünkü bu şuna benzer; düşünün ki bir yara ile başınız dertte ve doktor bu yaranın neden olduğunu, neyin tetiklediğini ve neden sizde oluştuğunu anlamadan ilacını bulmaya girişiyor. Oysa ki öncelikli amaç yarayı araştırmaktır yani neden oluştu, ne tetikledi ve neden bu hastada bu zamanda belirdi. İşte psikanalizin daha kökten çözümler sunabilmesi buradandır. Peki semptomu anladıktan sonra ne yapacağız? Psikanaliz semptomu kişi için anlamlandırarak ve kişinin bu anlamı işlemesini sağlayarak kişiyi büyük bir çıkmazdan kurtarmış olur. Çünkü insan anlamlandırabildiği derecede sindirebilir, içselleştirebilir ve dönüştürebilir.
- Neden Psikanaliz?
Psikanalizi kısa bir kelimeyle sadeleştirmek isteseydik, 'bilinçdışı' kelimesi sanırım en doğru kelime olurdu. Psikanalizde ki amaç temelde, bilinçdışı süreçlere yani kişinin farkında olmadığı (inkar ettiği, bastırdığı vb.) malzemeye; serbest çağrışım ile; ortaya çıkan edim hataları, rüyalar ve savunmalar aracılığıyla ulaşmaktır. Peki neden görünür olan yani bilinç düzeyinde olanla ilgilenmek yerine -ki bu çok daha konforlu bir yer- derinlerde saklı olan ve ulaşılması çok daha zahmetli olanla yani bilinçdışı malzemeyle ilgileniyor psikanaliz? Bunun cevabı şudur ki; insanı anlamanın ve anlamlandırmanın nihayetinde değişimin en güvenli ve biricik yolu bu. Binbir çaba ve emeğin ardından gelen teoriye dayanan yani büyük bir arka planı olan psikanaliz, günümüz terapi tekniklerinden bu anlamda çokça öndedir. Çünkü günümüz terapi teknikleri daha çok soruna ve davranışa odaklanarak geliştirilmiş yöntemlerdir ve bu yüzden yalnızca teknik bir konumda kalmaktadır. Oysa ki psikanaliz yalnızca bir sağaltım yöntemi değil, bireyin doğum öncesinden ölüme kadar olan tüm süreçlerini ve hatta toplumu anlama konusunda çokça malzeme içerir. Ve bunu yaparken yalnızca insan ilişkileri veya duygu, düşünce ve davranışlarıyla yetinmez; görsel sanatlardan, edebiyata, sinema dünyasına ve toplumsal perspektife kadar birçok alandan yararlanır, beslenir ve aynı zamanda besler. Bir diğer değinmek istediğim ise psikanalize gelen eleştiriler, olumsuz yorumlar ve psikanalizin çok yanlış anlaşılması konusu. Psikanaliz ve dolayısıyla psikanalitik terapinin yöntem olarak soyut kaldığı yönünde çokca eleştiri bulunmaktadır. Soruyorum size insan bütünüyle tutarlı ve dosdoğru anlaşılabilen varlık mıdır ki insanı anlamak konusunda çabalayan bir bilim dalı yalnızca bir takım somut veriler üzerinden ilerlemekle yetinsin! İnsan tahmin edemeyeceğimiz kadar karmaşık ve şaşırtan bir varlıktır ve bu yüzden ancak derinlikli bir çalışmayla insana ve insanlığa rehber olunabilir. Bir diğer eleştiri ise psikanlizin bilimsel veriler noktasında yetersiz olduğu üzerine. Günümüz terapi teknikleri bunu çokca dile getirmekte ve literatürde çok fazla yayın yaptıkları için (ki bu çok normal çünkü kısa süreli terapiler daha çok veri toplar ve toplanılan verinin uzun soluklu sonucundansa kısa süreli sonucunu yayınlar ve bu tahmin edeceğimiz üzere çok daha hızlıdır) bu eleştiriyi yapmaktadırlar. Psikanaliz uzun soluklu bir yöntem olduğu için veri toplamak da bir o kadar zorlaşıyor, bu yüzden belki de çokca 'bilimsel' durmuyordur. Son olarak psikanalizin bir çok kesim tarafından yanlış anlaşılması konusu üzerine, mesela feministler ve LGBT+ üyeleri bunlara örnek verilebilir. Sanırım buradaki eleştiriler özellikle Melanie Klein vb. kuramcıların bebeğin gelişiminde anneye yaptığı atıftan ve kuramın kadın-erkek cinsiyeti üzerinden gitmesinden kaynaklanmaktadır. Oysa bunlar psikanalizi tam anlamadan yapılan yorumlardır çünkü psikanaliz çağın politik, sosyolojik, toplumsal etkisinde kalmayı reddeder öyle ki buna en büyük örnek Sigmund Freud'un bir devrim niteliğinde olan bebeğin gelişimsel öyküsünü bulunduğu çağın sosyopolitik konumundan etkilenmeden oluşturması ve hatta gelen tüm eleştirilere rağmen teoriye sıkıca bağlı kalması örnek gösterilebilir. Psikanalizi anladıkça bu eleştirilerin ne kadar eksik olduğu anlaşılacaktır. Yazının başlığı için sorduğum soruyu şimdi de biz terapistlere yönlendirmek istiyorum, neden psikanaliz, neden bizler psikanalizi seçtik? Sanırım bunun en büyük yanıtı şu ki sırtımızı psikanaliz çınarına yaslamaktan başka çaremiz yoktu.
- Psikanalitik Merak
Psikanaliz, anormal işleyişle ilgilendiği kadar normal işleyişle de ilgilenir. Yani psikanaliz, ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde önemlidir ve aynı zamanda kişinin kendini anlaması için de önemlidir. Psikanalitik bakış açısının bizlere kazandırdığı en önemli şeylerden biri 'merak'dır. Psikanalitik merak bir semptomu, rahatsızlığı anlamlandırdığı kadar gündelik birçok şeyi de anlamlandırır. Bahsettiklerimi daha iyi özümsemek için Freud'un önemli kavramlarından olan 'ruhsal determinizm/nedensellik' ve 'bilinçdışı' kavramlarına yakından bakabiliriz. Ruhsal determinizm olayların rasgele olmadığını söyler bize. Tam tersi deneyimlenen bir olayın öncekilerle bir ilintisi olduğunu yani olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi olduğunu söyler. Bizler ise gündelik hayatta birçok olay için 'oluverdi' 'kazara oldu' 'denk geldi' gibi düşünürüz. Oysaki psikanalize göre her olayın bir anlamı vardır. Bu noktada bize şu sorular yardımcı olacaktır: 'Nedeni neydi?' 'Neden öyle oldu?'. İşte tüm bu sorular psikanalitik merakı geliştirir. Aynı zamanda diğer bir kavramdan da bahsetmek gerekir, bu da 'bilinçdışı' kavramıdır. Bilinçdışı farkındalık alanının dışındaki malzemedir yani kişinin farkında olmadığı ve analizle ortaya çıkan bilgidir. Ruhsal determinizm ilkesine dönersek, olayların bize rasgele gibi görünmesinin nedeni de bilinçdışı kavramıyla ilgilidir. Çünkü olaylardaki neden-sonuç ilişkisi bilinçdışı süreçle açıklanabilir, görünen şey yalnızca kişinin farkında olduğu kısımdır ve çoğu zaman kişi görünen kısımla ilgilenir. Bunlara örnek olarak S. Freud'un üzerinde çokca durduğu 'edim hataları' ve 'düşler' gösterilebilir. Gün içinde yaşadığımız dil sürçmeleri, yanlış okumalar-yazmalar ve sakarlıkların bir anlamı vardır ve aynı şekilde düşlerin de. Yani kişi söylemek istediği kelimenin dışında (alakasız veya zıttı) bir kelime söylediği zaman "dilim sürçtü" deyip geçiştirir çoğu zaman fakat psikanaliz bize bunların bilinçdışı süreçlerle ilgili olduğu ve bir anlamının olduğunu söyler. Psikanalitik meraka dönecek olursak, tüm bunları keşfetmek için öncelikli olarak meraka ihtiyacımız var. Yani bizler 'oluverdi' diye düşündüğümüz birçok olay için şöyle düşünürsek eğer 'Neden öyle oldu?' bilinçdışı olanın peşine düşmüş oluruz. Ve bilinçdışı bizlere çoğu şeyin anlamını keşfetmemizi sağlar. Anlamak ve bu yönde çabalamak çok soyut bir şey gibi gelebilir bizlere bu yüzdendir ki günümüzde daha davranış değişimini hedefleyen ve kısa süreli teknikler popüler. Ama şunu hatırlatmakta fayda var ki anlamlandırılmamış bir süreç her zaman eksik kalacaktır. Bu yüzden terapide hastayı merak, keşif ve derinleşme sürecine hazırlamalıyız. Bu sayede hastanın hem kendi ruhsal sürecine hem de gündelik hayata bakışında önemli bir katkı sağlamış olacağız.
- Sisli ve Yalpalı Bir Deniz: Narsisizm
Narsisizm, insanın eksikliğe olan tahammülsüzlüğü ve buna karşı oluşturduğu büyüklenmeci tavır, sahte kimlik ve özbenlik denilebilir. Narsisistik birey, hayatından memnun değildir çünkü ne yaparsa yapsın bir yanı hep eksik hisseder ve bu eksiklik öyle ağır hissettirir ki kişi bir savunma olarak belki de şöyle de denilebilir; bir başkaldırış olarak, sahte ve onda eğreti duran bir benlik oluşturur. Narsistik birey, sandığımızdan da fazla bir oranda toplumda yer edinmektedir. Literatüre göre, eskiden nevroz ağırlıklı vakalar olurken şimdilerde narsisizm yani nevrotik bireyin patolojik olarak gerisinde olan birey daha fazladır. Bu durum şunu da akla getirmektedir; toplumun patolojisi gittikçe artıyor mu? Nevrotik birey; temelinde çelişkiler, çatışmalar barındıran ve patolojik olarak sağlıklıya daha yakın olan bireyken, narsistik birey borderline spektrumunda olan yani bölme mekanizmasına sıklıkla başvuran ve patolojisi daha ağır olan bir yapılanmadadır. Tabi ki tüm bunlar bilinçdışı savunmalardır diyerek önemli bir hatırlatma yapalım. Bana narsisiistik birey acılar içerisinde kıvranan ama belli etmeyen hatta öyle ki tam tersiymiş gibi davranan ve bende bir bebebeği anımsatan bir fenomen gibi gelir. Belki de yetişkin bedeninde henüz çocuk olan bir birey. Günümüzde o denli çok konuşuluyor ve maalesef birçok ruhsal acı için olduğu gibi narsisizm için de ciddi ve tahrip edici etiketlemeler yapılıyor ki bu durum beni endişelendiriyor. Hiç bir ruhsal eksiklik, kişinin bilinç düzeyinde yaşanmadığı gibi, bilinç düzeyinde aktive olmamaktadır, o zaman neden 'narsistiklere böyle davranın, onlardan uzak durun' vs. gibi söylemler artmakta ve bu söylemler maalesef toplumda bir karşılık bulmaktadır. Bu soru oldukça düşündürücü. Şunu hep hatırlamakta fayda var ki; hiçbir ruhsal eksiklik, büyük ve negatif söylemlere maruz kalmamalı çünkü bu bu acıyı yaşayan bireyde büyük bir boşluk yaratmakta ve onu sisli ve yalpalı denizine terk etmektedir.
- Psikoterapistin Tutma ve Kapsama Gücü ("Holding" ve "Containment" Kavramlarına Bakış)
"Anne kuş yavrusu için bulduğu besini kursağında biriktirir ve o yem sindirilebilir hale geldiğinde yavru kuşa verir". 'Holding' kelimesinin kökü 'hold' Eski İngilizce ve Proto-Germen dillerine uzanır. Tutmak, sahip olmak (sorumluluk), gözetmek, korumak anlamlarına gelir. 'Containment' kelimesindeki 'con' kökü; birlikte, ile anlamlarına gelirken; 'tenir' eki yani Latince 'tenére' fiilinden gelen ek; tutmak, zapt etmek, kontrol etmek anlamlarına gelir. Psikoterapide özellikle psikanalitik teoriye göre, 'holding' yani tutma terapistin danışanın getirdiği tüm duygu ve düşünceleri duyma ve kendi ego gücünde tutabilme ile terapi sınırlarını tutma yani tutarlı sınırlar yaratma ve sürdürme kapasitesi diyebiliriz. Terapistin bunu yapabilmesi çok önemli ve gereklidir. Terapide ortaya çıkan çelişkili, olumsuz, olumlu, dağınık malzmelere terapist hazırlıklı olmalı ve bunları kendi bünyesinde tutabilmeli. Nihayetinde terapistin bu tutma kapasitesi danışanın tutamadığı o dağınık malzemenin tutulabileceğinin bir göstergesi ve umudu olacaktır. Gelelim 'containment' kelimesinin yani kapsamanın terapideki işlevine. Kapsama danışanın getirdiği malzemeyi tutma, kontrol etmenin yanında büyük bir görevi üstlenir; o malzemeyi dönüştürüp danışana geri vermeyi yani danışanın tutamadığı ve terapiye getirdiği malzemeyi tutabilme ve danışanın sindirebileceği bir vaziyete getirip danışana geri vermek. Yani süreç alma, işleme ve geri verme olarak tanımlanabilir. Buradaki geri verme oldukça dönüştürücü ve tutmaya göre daha aktif bir işlevdir bu yüzden tutma kapasitesinin ardından gelmesi gereken ikincil ve önemli ölçüde iyileştiren bir işlevdir. Tutma ve kapsama işlevi terapinin görülmeyen veya çok önemsenmeyen ama temel, iyileştirici ve dönüştürücü olan süreçlerindendir. Bu çok kolay bir süreç değildir hem danışan hem de terapist için. Özellikle terapist için çünkü terapistin bu süreci yönetebilmesi için yeterli bir kapasitesi olmalı yani iç dünyası daha stabil ve tutarlı olmalıdır. İşte bu yüzden kendi terapisinden geçen ve geçmekte olan psikoterapistlerle çalışmak oldukça önemli diyerek bir dipnot ile bitirmek isterim bu kısa yazıyı.
- "Anne oradasın değil mi?"
"Anne oradasın değil mi?" Çocuğun gözleri bir annede bir oyuncaklarındadır çünkü oyun oynamak isteyen çocuk 'güvende' hissetmek ister ne de olsa oyun mutluluk getirmelidir her seferinde. Mutlulukla ve kaygısızca oyun oynayan çocuk için annenin varlığı sadece fiziksel bir varlıktan ibaret değildir. Anne tam anlamıyla oradadır, çocuk ağlayınca hemen koşar, acıkınca hemen emzirir, korkunca hemen yatıştırır. Bu başlarda kesintisiz ve anında bir karşılık iken annenin elini yavaşça çocuğun üzerinden çekme zamanı gelecektir. Çocuk bu aşamada zorlanacak ama sarsılmayacak çünkü anne ona yeterince varlığını hissettirmiştir ve çocuk bunu içselleştirdiği için annenin eli çocuğa üzerindeymiş gibi hissettirir. İngiliz çocuk doktoru ve psikanalist Donald Winnicott'un teorisine göre, anne ilk zamanlar bebeğin kaygısını, öfkesini yatıştıran ve ihtiyaçlarını anında karşılayan bir konumda olmalıdır, böylece çocuk eksikliği hissetmez. Annenin ilk zamanlar bebekle mükemmel bir uyum içersinde olmasının önemi şurdandır, bebek eksikliği tolere edebilecek bir kapasitede değildir henüz. Ama bunu öğrenmesi gerekiyor evet, bu da çocuğa mükemmel ve eksiksiz tamamlayıcılık duygusunun tamamen hissettirilmesi ile başlamak durumundadır. Zamanla anne yavaş yavaş ve tolere edilebilir dozlarda mükemmel uyumdan vazgeçer ve bebeğin hayal kırıklıklarını deneyimlemesini sağlar. Bu ikinci aşamadır ve sürecin bir parçasıdır. Başta mükemmelliği deneyimleyen çocuğun eksikliği de deneyimlemesi gerekir ve işte dönüştürücü olan burada başlar. Annenin ilk zamanlar gösterdiği o mükemmel uyum ardından gelen küçük hayal kırıklıkları çocuğu sarsmaz aksine çocuğun annesinin destekleyici ve düzenleyici işlevini içselleştirmesinin yolunu açar. Burada anne bu süreci aniden ve şiddetli bir şekilde değil bebeğin kaldırabileceği düzeyde yapmalıdır ki süreç yıkımı değil dönüşümü getirsin. Zamanla bu içselleştirme sayesinde çocuk 'annenin varlığında yalnız kalabilmeyi' öğrenmiş olacaktır. Artık çocuk rahatsızlık hissettiğinde o içselleştirdiği anne sayesinde kendini yatıştırabilecektir. Bu aşamalardan anlıyoruz ki, çocuk için annenin varlığı yalnızca fiziksel bir varlık değildir. Çocuk annenin kapsayıcılığına ihtiyaç duyar. Kaygısının, öfkesinin ve tüm duygularının kapsanmasına büyük bir ihtiyaç. Peki ya süreç kesintiye uğrar veya doğru bir şekilde ilerlemezse. O zaman çocuğa kocaman bir boşluk, eksiklik duygusuyla beraber; kendiliğin entegre olmamış, parçalanmış bir hali kalacaktır. "Anne neredesin seni görüyorum, duyuyorum ama hissedemiyorum sanki varlığın büyük bir yokluğun habercisi gibi".
- Depresif Konum
"Bir bakarsın oyuncağın kırılmış Arkadaşın sana küsmüş darılmış Kavga etmiş; kaşın, gözün yarılmış Yaşlı gözlerle bana gelip sakın üzülme yavrum Böyle büyür insanlar; ağlamak çare değil Zaman değirmenini durdurmak kolay değil" Fikret Kızılok'un 'Ama Babacığım' şarkısının sözleri bana Melanie Klein'ın 'Depresif Konum' tanımlamasını hatırlattı inceden. Klein'e göre; çocukluğun ilk yılında deneyimlenilen ve hayat boyu tekrarlanabilen bir evredir depresif pozisyon. Oldukça kritiktir çünkü öncesinde çocuk Paranoid-Şizoid konumdadır ve önemli ötekiyi yani anneyi bölme mekanizmasıyla 'iyi' veya 'kötü' anne olarak algılamaya meyillidir. Anne istediği şekilde, istediği vakit doyumu sağlıyorsa 'iyi anne' sağlamıyorsa 'kötü anne' şeklinde algılanır. Çocuğun bunu yapmasının nedeni henüz bütünleşmiş bir kendiliğin yani internalizasyonun olmamasıdır. Bu bölme ile çocuk kendindeki kötü temsilleri yansıtma ile dışsallaştırır. Şizoid, bölmeyi kullanmasından kaynaklıdır, paranoid ise çocuğun yansıttığı kötü imgeleri bir tehdit olarak algılamasındandır (Dışarda bana zarar verebilecek şeyler var). Aslında burda çocuğun yaptığı şey 'kötü' imgeleri anneye yansıtarak kendinden uzaklaştırmaktır çünkü çocuk henüz kendindeki kötü imgelere tahammül edemez. Buradaki bölme gelişimin bir parçası olduğu için sağlıklıdır. Ama diğer yandan bu çocuğun henüz ego kapasitesinin, dünyayı algılayışının gelişmemesinden kaynaklanır. Zamanla annenin çocuğu anında tatmin edememesindeki artışlara karşılık çocukta hayal kırıklıkları oluşacaktır. Çocuk bu hayal kırıklıklarını tolere edebildikçe dışsallaştırdığı kötü imgelerin kendisine zarar vermesi yönündeki paranoid kaygılarla baş edebilecek ve iyi temsillere daha fazla tutunabilecek. Depresif konumun başlangıcı ve sürdürürmesiyle iyi ve kötü temsiller birleşmeye, ego kapasitesi artmaya, dünyayı daha gerçekçi algılamaya başlayacaktır. Fakat bu süreç oldukça ıstıraplıdır çünkü çocuk yansıttığı kötü temsillerin kendisinde var olduğunu ve ötekine yani anneye karşı gösterdiği tüm o saldırganlıklarında farkına varacak bu da yoğun suçluluk ve pişmanlık duygusuna sebep olurken aynı zamanda nesnenin kaybına yönelik bir kaygı oluşacak. Bu kaygı kendini yas ile gösterecektir. Çocukta ayrıca boşluk kendini depresif ruh haliyle birlikte gösterecektir. Buradaki suçluluk çocuğun sorumluluğu alması, annenin ayrı bir varlık olduğunu algılaması dolayısıyla anne üzerinde tümgüçlü olamadığını anlamasıyla da şekillenecektir. Bu sürecin kişiliğin sağlıklı bir aşamaya geçmesinde büyük bir yeri var. Çünkü depresif konum ile özerk, sorumluluk alan, ego kapasitesi gelişmiş, dünyayı daha gerçekçi algılayan, bütünü gören bir kişiliğe adım atılmış olunacaktır. Klein'a göre depresif konum yaşam içerisinde tekrarlanabilen bir konumdur. Şöyle ki psikoterapide de bu durum görülebilmektedir. Kişi için aslında terapinin iyi gitttiği bir dönemde de görülebilir ki bu danışanı umutsuzluğa sürükleyebilir. Yani kişide boşluk, umutsuzluk duyguları, eyleme vurmalar ve bununla birlikte suçluluk, hüsran duyguları yer alabilir. Terapistin görevi bu noktada danışanı terapide tutabilmek, hissettiklerini anlamlandırmasını sağlamaktır. Tıpkı çocukta olduğu gibi kişi bunu tolere edebiledikçe, deneyimleyebildikçe ve terapide konuşabildikçe bu ıstıraplı süreç dönüşüme doğru evrilecektir.









